• cingiler

Kum

Kum. Her şeydi. Altın Cehennem'de kaybolan herkesin elbet bir anlığına düşündüğü basit düşünce: Kum, her şeydi. Adımı battı. Ve diğeri de. Bazen, aradıklarının neden daha hareketli bir yerde olmadığını sorguluyordu. Bir ormanın içinde veya dağların arasına gizlenmiş bir mabette... Herhangi bir yer. Bu lanet çöl dışında herhangi bir yer olabilirdi. Bu çöl dışında bir yer var mıydı? Rüzgar başlamıştı. Rüzgar “yine” başlamıştı. Çöl grisi kıyafetleri,paçavraları rüzgarın dans çağrısına koşuyordu resmen. “Siyah. Keşke siyah olsaydılar. Daha çok yakışırdı ve en azından daha çabuk ölürdüm.” diye düşünürken kuma batıp çıkan ayaklarının artık bilinci dışında hareket ettiğini fark etti. Tepenin üstüne farkına varmadan varmıştı. Yüzünü örten kumaşı açtı, yüzünün kenarlarına başlığı çarpıyordu. Başlığı çıkarıp sırtına doğru çekti. Bir çöl yolculuğu boyunca kesilmemiş sakallar ve yarı uzun saçları çölden biraz daha koyu bir renkteydi. Rüzgar saçından bir perçemi gözünün önüne düşürdü. “Tanrılar daha iyi bir renk bulamamış” dedi, gülmek istedi, gülecek hali yoktu. Perçemi geriye doğru attı, tepenin üstünde çölün geri kalanına bakıyordu. Havada bir iki tane kuş gördüğünü sandı; kanatları tersti. “Serap” deyip geçti. Gitmesi gereken yeri biliyordu. Rüzgar iyice sertleşmeye başlamıştı. Saçları başından ayrılmak isterken sakalları rüzgarı okşuyordu. Sakallarını daha fazla kıskanmaya dayanamadı ve başlığı takıp kumaşı yüzüne örttü.

Tepeden aşağı inmeye başladı. Hedefi belliydi. Çölün sonundaki o, her ne ise, o şeydi. Cevabı orasıydı. Tepeden inmeye devam etti. Etrafını saran giysiler olmasa kum, tutunduğu rüzgarla derisinin her parçasını bileyleyebilirdi. Her değen rüzgarla üstündeki kumaşlar çığlık atıyordu. Yürümeye,tepeden inmeye devam etti. Kum ağır ve sıcaktı. Her adım, kor üzerinde yürümek gibiydi ve bitmiyordu. Susuzluğunu her nefes almayı denediğinde ciğerleri ve boğazı kumaşlarının çığlıklarına katıldığında fark etti. Onunla var olan her şey çölün oluyordu, çölün olacaktı. Yürümeye devam etti. Biliyordu. Az kalmıştı ve burada ölmeyecekti. Orada elbet birisi, birileri vardı. Hep olmuştu. Kitaplarda yazan, hikayelerde anlatılan bunlardı değil mi? “En az bir bekçi” dedi kendi kendine. Durdu. Düşüncesinde durması ayaklarının durmasına sebep oldu,ayakları yanmaya başlamasa rüzgara karışıp çöl olacaktı. Yürürken düşünesinde kaldığı yerden devam etti: “ Yaşayan bekçi demiyor. Ya-yaşayandır değil mi? E-evet. Evet.”. Kitaplar her zaman hayaletlerden söz etmezdi,ama varlıkları bilinirdi. Her mabedin bir hayaleti olurdu, eğer birisi o ruha zarar verecek bir şey yapmadıysa tabi. Çölün ortasında kimsenin orayı bulabileceğini bile düşünmüyordu. Bekçi orada olmalıydı. Yaşayan bir bekçi. Yaşayan insanlar...Birileri! Geçit vardı, bir şey vardı. Hatırlamıyordu. Çöl sadece bedenini değil zihnini de yakıyordu. “Peki ya kimse kalmadıysa, hepsi öldüyse? “ Bunu unutmak için çaba gösterdi. Rüzgar yönünü değiştirdi ve o unuttu. Nereye gittiğini ve ne yaptığını unuttu.

Gece olmuştu. Yıldızlara baktı. Yıldızlar ve bulutsuz bir gökyüzü. Donuyordu. Sahi, alışkındı donmaya. Ne zamandır çöldeydi. Ne zamandır çöldeydi? Yıldızlar. “Tamam bu Ülker, bu Altair, Deneb...” Koşmaya başladı. Nereye koştuğunu bilmiyordu. Tıpkı en son ne zaman gündüz olduğu ve Mabet'ini en son ne zaman gördüğünü bilmediği gibi.

Koştu.

Koştu.

Koşarken saçları dökülmeye başladı. Ciğerleri soğuktan işe yaramaz hale gelmemiş olsa belki nefes alamadığını da fark ederdi. Kasları çürüdü. Sürünmeye başladı. Mabet. Karşısında duruyordu. Yaklaştı ve yaklaştı. Çöl grisi elbisesi yıldız ışığında parlayan bir iskelet vardı. Mabet'e baktı. Taş bir piramit gibiydi. Kapıdan birisi geliyordu. Taş kapının sadece giri kutsallıkla aydınlanmıştı, o yüzden kimin veya neyin geldiği pek gözükmüyordu. Dışarıya siyah cüppeler içinde sarı saçlı bir çocuk çıktı. Başlığını çıkarıp elini yerde yatan yaşlı adama uzattı. Gözleri yıldız ışığıyla parlıyordu. Ruhu yıldızlarda dövülmüştü belki de...


“Gidiyorsun. Gel benimle” dedi çocuk.


İtaat etti adam.


Her biri yıldız ışığıymışçasına parlayan ruhlarla aydınlatılan bir koridordan geçtiler. Hiçbirinin yüzü yoktu. Hiçbirinin şekli yoktu. Etrafta süzülen siyah kumaş parçaları gibiydiler ve aydınlıkları hayranlık uyandırıyordu.


Yaşlı adam bunları düşünemiyordu.


Yaşlı adam itaat ediyordu.

Koridorun sonuna geldiler. Yarım bir küre şeklinde yıldız ruhlarıyla dolu taş bir oyuk tabut ya da sandık benzeri bir yükseltinin üstünde duruyordu. Yürümek, yaşlı adamın yaptığı son şey olmuştu. Bilincinin son dakikalarında çocuğa bakıyordu. Çocuk yavaşça yaşlı adamın cüppelerini açtı. Dudaklarından sözcükler bir şelale gibi akıp ışığa dönüşüyor gibi bir mırıldanması vardı. Çocuğun dudaklarından dökülen görünmez ışık çağlayanı çocuğun parmağını adamın göğsüne uzatmasıyla, parçalanan deri,akan kan ve göğse dağlanmış simgelere dönüşmüştü. Yaşlı adam sesini bile çıkaramadı. Oyuktan ruhlar yükseldi. Adamın göğsündeki her yarığı doldurdular. Çocuk:

“Bitti” dedi ve gülümsedi.

Yaşlı adamın hissettiği son duygu mutluluktu.

Ve her şey karardı.


Kum.Her şeydi. Altın Cehennem'de kaybolmuş herkesin elbet bir anlığına düşündüğü basit düşünce: Kum, her şeydi. Adımı battı. Ve diğeri de. Bazen, aradıklarının neden daha hareketli bir yerde olmadığını sorguluyordu.




2013-14, possibly 2014.

© 2020 Oğulcan Cingiler