top of page
  • Yazarın fotoğrafı: cingiler
    cingiler
  • 4 May 2020

Zar düştü ahşabın üstüne. Pulların arasında yuvarlanırken siyah beyaz dikti tüm gözlerini ayrıldığı ellere. Nerede duracağını bilmiyordu veya nasıl duracağını, sadece yuvarlanıyordu. Sınırlarını gördü, o vernikli ahşap yeni yuvasının duvarlarını. Bir pula çarptı. Ve bir diğerine. Siyah pullar gözlerini kapıyordu. Bir pul ve bir pul daha. Durdu. Artık her yeri ve her şeyi görebiliyordu, tüm gözleri özgürdü.



2014

  • Yazarın fotoğrafı: cingiler
    cingiler
  • 4 May 2020

Ön sayfa:

Özgürce gidiyordu. Onu bağlayan her zincirden kurtulmuş, kendi varlığıyla kendini bulmaya gidiyordu. Yavaş yavaş ve emin bir şekilde düşüyordu. Yolu belirsizdi ama bu önemli değildi, önemli olan özgürlüktü ve ona ulaşacaktı. Başardı. Tamamen kurtulmuştu. O dev dondurma topundan tamamen kurtarmıştı kendini. Kahverengi bir huzurla buluşmuştu resmen.

Ve o, oldu.

Dev, ıslak, pembe bir şey onu huzurundan kopardı.

Arka sayfa:

Küçük bir yaprak düşer suya

Savrulu

Bir tilki gezer yanında

Su küçük, tilki biraz daha

Tilki içer suyu

Yaprak süzülür

Karanlık çöker üstüne

Gözler üşüşür

Yaprak kurur geceleyin

Susuz kara toprakta

Gündüz savrulur yine

Başıboş bir rüzgarla

~2014, en sevdiğim şey ilk hikayenin bir tavla zarı hakkında olması

Ölmek için doğar insan, doğar, doğurur ve ölür. Bu sebeple "Doğmuş, doğurmamış" ve zamansız, dolayısıyla ölümsüz bir tanrı doğrudan insanlıktan farklılığı ortaya koyar. Yok olunamazlık, Evren'in temel bir kanunu olsa bile Evren'deki her varlığın ölüyor olması bu tanrı anlayışını sadece Dünya üzerindeki canlılıktan değil, bildiğimiz tüm var olma şekillerinden uzak tutar. Ve ilginç bir şekilde semavi dinler insana benzeyen ama var olmanın mantıksal şartlarını üzerinde barındırmayan bir tanrı fikrini yaymakta gerçekten başarılı olmuşlardır.



2014

© 2020 Oğulcan Cingiler

bottom of page