En son güncellendiği tarih: 13 Haz 2020

Bazı akşamlar var. Balat Ormanı'nda. Hava o yazı oluşturan çamlar ve otlar gibi kokuyor. Yer toprak, kuru otlar, belki kurumuş çam yapraklarıyla kaplı. Bir oraya bir buraya yürüyorsun. Karmaşık. Yorgunsun. Çok karmaşık. Bir daha geri gelmeyeceğini bilmiyorsun. Orada bir tanıdık var, burada da. Sürekli eski tanıdıkları görüyorsun. O zamanlar o kadar eski de değiller zaten. Bir huzur var. Bir huzursuzluk var. Yanında sevgilin. Diğer yanında bir arkadaşın. İzmir'den gelmiş. İstanbul'a gidip gelmişsin. Kuru otla kaplı toprak. Büyük Ev Ablukada çalıyor, dans ediyorsun. Bir şeyler güzel gibi. Bazı şeyler güzel gibi. "Yaşlanıyor muyuz?", "Sanki eski festivaller gibi değil". Akşam rom. Akşam kavga. Akşam hiçbir şey. Yine de mutlu anlar, mutlu gözüken fotoğraflar. Düşününce hangi yıl olduğunu bile bilmiyorsun. Olduğunu ve bir daha olmayacağını biliyorsun sadece. Melis Danişment sahne alıyor, pahalı bir limonata satın alıyorsun.


Sonsuza dek Melis Danışment sahne almıyor.


O sarı otlarla karışık kahverengi toprağı hatırlıyorsun.

  • cingiler

En son güncellendiği tarih: 13 Haz 2020

Merhaba blog,


Boş yapmaya geldim.


Canım sıkılıyor. Canım sıkılıyor, çünkü kendimle olamıyorum. Canım sıkılıyor çünkü mutluluğumu bazen insanlara bağlıyorum, bağlıyor muyum? Bilmiyorum. Bazen fark ediyorum, bağladığımı zannettiğimde bağlamamış oluyorum. Bu sefer farklı mı? Çok da kriptik yazmak istemiyorum. Açık da yazmak istemiyorum. Ne yapmak istiyorum?


Konuşmak. Merak ettiğim biriyle konuşmak. Aklını görmek, kim olduğunu görmek, kişiliğini bilmek, tanımak. Gerçekten tanımak. Nasıl gülüyor belki bilmeden, belki tanıdıkça sevmeden, tanımak. Bilmek istiyorum sadece. Anlatsın ve dinleyeyim gibi. Bilemiyorum. Birisini böyle tanımak istemiş miydim bilmiyorum, elbet istemişimdir ama biraz yabancı geliyor şu an. Tanımıyorum çünkü. Hani gerçekten tanımıyorum. Gerçekten kim olduğu yabancı ve öğrenmek istiyorum. Gerçekten sevmeyebilirim kim olduğunu öğrensem, ama o kadar... O kadar farklı ki. Ben değil. Benim gibi değil. Belki biraz öyle. Bir sürü noktada öyle, ama o kadar, sadece o kadar farklı ki. Çayırda koşan bir köpeğin kokladığı bir çiçek gibi farklı, Küçük Prens ve Gül gibi farklı. Ve sorun değil. Öyleyse de bugünün sorunu değil.


Yazısı farklı, fikri farklı, normallik kabuğunun içine saklanmış koca bir hayat var ya da kendimi kandırıyorum. Ama var, görebiliyorum. Bir şekilde böyle bir insan hayat bulmuş. Göremediğim renkler var. Ve ben görememeye devam ediyorum. Görmem de istenmiyor sanırım. Yine de heyecanlandırıyor işte.


Aklında sanat, ruhunda gökkuşağı olan birisini bilmek heyecanlandırıyor.



"Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor Yürekten gelenin doğal rengini. Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar Yollarını değiştirip bu yüzden Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar."




"Üstünde yürüyemedikten sonra, hayalet yolcusun gökküşağımda."

"Mağara alegorisi, ama insan davranışı" için. Her seferinde hissettiğim şey, küçük bir iğneyle deldiğim perdenin arkasından gelen ışıktan arkada ne olduğunu görmeye çalışıyor olduğum, fakat, okay güzel alegori ama, bunu ben her zaman düşünmüyorum ki. Çoğu zaman düşünmüyorum. Davranışı anlamlandırmayla sıkıntım sadece davranışı anlamlandırmaya çalıştığımda oluyor. Buradaki dil konusundaki şikayetlerim de aynı konudan. Düşündüğümde sorun yaşıyorum, ama düşünmediğimde de aynı belirsizlikteyim zaten. Belirsizlik değişmiyor, fakat bakışım farklı olduğu için anlam aramaya başlıyorum. Bilgi üretemeyeceğim yerlerde bilgi bulmaya çalışıyorum. Tabii genellemeler yapılabilir bazı noktalarda da, yani yapılamayacak noktalar var. Yapmanın yanlış olduğu noktalar var. Görüldü'de bunların hepsini anlattım, cidden, şemalar falan. (Link) Kaçırdığım nokta, bunu her zaman ve herkese yapmıyor olduğumdu. Huzurlu olmanın yolu tabii ki kimseye yapmamak. O zaman iş bitiyor.


Geçen gün sanırım Melay'a yaptığım benzetme gibi: Dışarıdan bazı bilgileri içine alıp işleyen bir alıcı olarak kendimi görmek yerine, herkesi -kendim dahil- hareket eden bir şeyler yapan parçacıklar olarak düşünmek, bu konuda yardımcı olacak gibiydi. Şu an neden yardımcı olacağını düşündüğümü hatırlamıyorum, fakat sanırım benim için herkesi ve her şeyi hareket eden varlıklar olarak düşünmek, diğer insanlarla olan etkileşimimi normalde arada hayal ettiğimden daha kolay algılamamı sağlıyor. Normalde (daha doğrusu son zamanlarda), özellikle davranışlarda anlam aramaya başladıysam, gözümün önüne anlamlandırmaya çalıştığım insan bir pencereymiş ve açıldığı bir sonsuzluk varmış gibi geliyordu, ama sonsuzluktan kastım her yöne "patlayan", eksponensiyel ilerleyen bir grafik gibi. (Alttaki resim (Wikipedia'dan çarptım) biraz iyi gösteriyor gibi. Hayalimde sanki ben ince kısımdan bakıyorum her insana ve o kişinin kendi hayatıysa geniş olan asla göremeyeceğim kısım)



Tekrarlayayım, aklımdaki model şöyleydi: Benim tüm gözlemim -x yazan kısımdan oluşuyor, ben bu kadar dar bir miktarda veriye sahibim, fakat bir insanın kendi yaşamı ve bilmediğim, söylemediği ,söyleyemeyeceği değişkenleri, zihinsel halleri vesaire olduğu için, kendi tecrübesi ise grafiğin geri kalanı gibi. Ben orayı asla bilemiyorum tabi ve bu benim için bir insanın denk geldiğim ve anlamını aklımda kesinleştiremediğim davranışlarının olası sebeplerini sonsuz kılıyordu. Böylesine zihin yorucu bir şekilde düşünerek yaşamaktansa Brownian motion modunda takılan insanlar düşünmek daha kolay tabi. Ona da Wikipedia'dan resim bulayım.



Ben bu resimde olduğundan daha yavaş hayal etmiştim tabi. Hatta çok fazla parçacık, çok fazla hareket ettiği için bu animasyon beni biraz germiyor değil.


Neyse.


Aklımdaki model bilinmezliği abartan bir halden, kişileri olduğu gibi kabul eden dağınık agent'lara döndüğünde biraz rahatlamıştım.


Bunların hepsini boşuna yazdım.


Konu bu modelleri bana düşündürten insanların sayısının azlığıydı.


Güvende hissetmiyorum. Konu bu. Bu kadar.


Güvende hissettiğim insanlarla "gözüm kapalı" dolaşabiliyorken, yani takılmadan yaşayabiliyorken, bazı insanlarla güvende hissetmiyorum ve beynimi aktif kullanmam gerekiyor. Acı bir şey var ki, intuition dışı hareketler, rasyonel davranma çabası, rasyonalize etme çabası - "mantıksızı" mantığa sığdırmayı deniyorum muhtemelen- sadece daha fazla hata yapmama sebep oluyor yani, "hata" da neyse tabi. Yapmam gereken sadece salmak, herkesle yaptığımı, anlamaya çalıştıklarımı da salarak devam etmek, intuition'ı kullan, devam et. Güvende hissetmiyorsan, belki de güvende değilsindir. Ve "belki de başka ihtimaller vardır" diyorum ve yine aklımdaki şemalarda kayboluyorum. Bilinemezi bilmeye çalışmak bir hata ve ben bunu deniyorum.


İlk cümleyi de biraz açarsam: Gerçekliği bilemeyiz, yani bilinç tecrübemiz tamamen güvenilir (var olduğunu kabul ettik diyebileceğimiz "objektif" bir gerçeklikle uyumlu) verilerden oluşsa bile, tüm var oluşu ( kainattaki her şeyi) bilemeyeceğimiz için veya başka insanların bilinçlerine erişimimiz olmadığı için, gerçekliği bilemeyiz. Gördüğümüz her şey, üç boyutlu gerçek ve renkli varlıkların iki boyutlu renksiz bir izdüşümü gibi oluyor dolayısıyla, yani veri kaybı olan bir boyut azaltımı gerçekleşiyor. Biz sadece gölgeleri görüyoruz.



Özet: Sal. Takıl.



Şu moda girip yanayım bir ara.