top of page
  • Yazarın fotoğrafı: cingiler
    cingiler
  • 6 Mar 2020

Kafam o kadar doldu ki, beynim donmuş gibi hissediyorum. Küçükken, bayağı küçükken, sekiz dokuz yaşındayken bir kalemtıraşım vardı, böyle hazneli olanlardan. Bunun haznesi bayağı genişti, yani öyle böyle değil, cidden genişti. Ben de herhalde boşaltmayı sevmediğimden, ya da içimdeki deneysel/muzır taraftan ötürü, onun içindeki kalem çöplerini kalemimle daha da tıkardım. Herhalde daha fazla birikebilsin, uğraşmayayım diye. Boşaltması bayağı zor oluyordu, sanırım bi noktadan sonra boşaltamamıştım falan. Kafam işte öyleymiş gibi hissettim. Ata ata ata bir şeyler birikti ve boşalmıyor, kazıya kazıya boşaltmak gerekiyor gibi. Sanki o kalemtıraş bir şeyler tecrübe edebilse hissedeceği bu olurmuş gibi: Kendi kendine bile erişemediğin bir doluluk. En üstten başlayıp yavaş yavaş boşaltmalık böyle. Hoş bu akşam bir ara da beynimi boşaltılmış kist gibi hissediyordum: (Tahminimce) acılı, ama rahatlatan, garip bir eksiklik. Bu ikisini birleştirince başka bir sonuç çıkıyor: Benim kafam nezle olmuş. Başka boşalttıkça rahatlayan ama beş dakika sonra geri dolan bir şey bilmiyorum ben. Ve iğrenç benzetmelerim burada bitiyor. Haftaya da ishal falan derim herhalde. Ek: Geçen gün yemek masasında "orgazm" dediğim için bir arkadaşım rahatsız oldu, insan orgazm fikrinden rahatsız olur mu ya? Allah affetsin.

  • Yazarın fotoğrafı: cingiler
    cingiler
  • 26 Şub 2020

Güncelleme tarihi: 9 Nis 2020

İnsan inanarak var olan bir canlı. Anlamlandırmayla, Evren’e kendini yansıtarak yoluna devam ediyor. Etmek zorunda değil belki de, veya bunun farkında olarak daha mutlu bir yaşam sürebilir belki, ama yapmıyor. Her şeyin bir anlamı var, her şeyin bir karşılığı var, her şeyin içi doldurulabilir. Biri bir şey yaptı, çünkü şundan; biri bir şey yapmadı, çünkü bundan. Her zaman her şeyin bir anlamı var. Bir puro hiçbir zaman bir puro değil. Bir pipo hiçbir zaman bir pipo değil. “Bağlamından koparılmış” diye bir laf var ya, tam tersine her şey bir bağlama sığdırılmaya çalışılıyor. En azından benim yaptığım bu. Her şeyin bir bağlamı var ve bu bağlam aklımdaki bağlamdan çok fazla etkileniyor, benden bağımsız gerçeklikte var olan bağlamın ne olduğunu, en azından bir kısmını, ancak sonradan gelen bilgiyle bilebiliyorum ve bu durumu biliyor olmam bile bir şeylerin içini doldurmamı her zaman engellemiyor.


Çok düşünüyorum özetle, ama düşünebileceğimin en fazlasını da düşünmüyorum tabi. Oyun Teorisi’nde bunun muhabbeti vardı, Cognitive Hierarchy Theory deniyormuş, özetle insanların düşünme seviyelerinden bahsediyorlar, işte k ile gösterilen seviyeler var ve her seviye bir sonraki seviye düşünüşü gösteriyor: Sıfırıncı seviye düşünen bir insan sadece kendi düşündüğüne göre hareket edip diğer insanların ne düşündüğünü düşünmüyor, 1. Seviye bir insan toplumun geri kalanının sıfırıncı seviye olduğunu düşünüp hareket ediyor falan ve bu k-1 şeklinde devam ediyor. (Ve bu yazıyı yazarken konuyu yanlış anladığımı öğrendim, ben daha çok şey şeklinde sanıyordum: 0. Seviye “ben ne düşünüyorum” deyip hareket ediyor, 1.seviye “karşı taraf şunu düşündüğü için böyle yaptı”, 2. Seviye “karşı taraf şunu düşündüğümü düşündüğü için bunu yaptı” , 3. Seviye falan da refleksif gidiyor işte, yani toplumsal bir çıkarımdan çok iki agent arasındaki ilişki gibi düşünmüştüm.) Ben toplumu pek katmadığım için 0-level bir thinker oluyorum. Okay. Değişkenleri pek aklında tutamayan bir insan olduğumu iddia edebilirim, içimi eziyor bunu demek, ama iddia edebilirim. Bu noktada beceriksizim. Parantez içinde verdiğim kısımda ise nasıl ilerliyorum bilmiyorum, yani digression’umdan geri dönersem: Bir insan bir şey yaptığında arkasındaki sebebi anlamıyorum veya anladığımı düşündüğümde de tabii ki kendi bağlamımı içinde sığdırıyorum, bazen kendi davranışlarımdan yaptığım çıkarımlardan içini dolduruyorum, ki bu bile tam olarak anlamlandırılabilir bir çıkarım değil: “Ben birisi x şeklinde davrandığında y nedeniyle z şeklinde davranıyorsam, ve ben x’e benzer bir şekilde davranıyorsam ve bana z’ye benzer bir tepki geldiyse, muhtemelen y’dendir.” diyorum, hoş mantıksal olarak mantıklı duruyor ama unuttuğum şey insan davranışının ve sebeplendirmesinin x,y,z’ye kısıtlanmaması ve kısıtlanabilir olduğunda bile çevresel faktörlerden etkilenebilmesi olabiliyor. Yani ne bileyim insanların mesajınıza cevap vermemesi falan o kişiyle olan ilişkinizdeki faktörler dışındaki faktörlerden kaynaklanmış olabiliyor, birisi uyuyakalmış olabilir, birisinin işi olabilir, telefonu bozulmuş olabilir gibi. Kendi aranızdaki iletişimin iç etmenlerinden de olmuş olabilir tabii ki, yani z’ye benzer tepki gerçekten y’ye benzer bir şeyden gelmiş olabilir ve kendi üzerinizden yaptığınız çıkarımda haklı olabilirsiniz. Bunun dışında başka insanların davranışlarını da öğreniyoruz muhtemelen, “bu kişiye şunu yaptığımda bunu yapar” gibi kurallar oturuyor kafamızda, kendim için en iyi verebileceğim örnek mesela insanların rahatsız olacağı şakaları veya kimin neye güleceğini bayağı güzel bir tutarlılıkla, hatta arada bu varsayımlarımı yanlışlayarak, tahmin edebilmem. Bu noktada tabi “indüktif” bir sezgi durumu oluyor (intuition) , yani yaşayarak öğrenip gelecek için çıkarım yapmış oluyorsunuz. Diğer olay için de aynısı geçerli, fakat biri bireyin kendini dışarıya yansıtması iken diğeri dışarının kendi halinde öğrenilmesi üzerinden gerçekleşiyor, ki bu da daha doğru olan yaklaşım gibi.


Bunun dışında en başta “bağlama sığdırmak”tan bahsederken aklıma gelen “bilişsel şemalar”/”transference” durumuna da değinmek istiyorum. Bu bağlama sığdırma sırasında yaptığımız sığdırışın veya davranışları anlamlandırışın bir kısmı, ve hatta büyük bir kısmı yine inductive bir şekilde yani geçmişten öğrendiklerimizi şimdiye/geleceğe oturtmaya çalışarak gerçekleşiyor. Bilişsel şemalar durumunda da aslında sadece hayat boyu tamamen öğrendiklerimizi değil, çocukken ailemizden, bize bakan insanlardan maruz kaldıklarımızı tüm hayata oturtmaya ( uygulamaya, map etmeye) çalışma durumumuzdan bahsediyorum. Yani küçükken öğrendiğiniz “dünya haritası” diyeceğim dünyanın işleme kurallarını bir noktada size bakan kişinin veya kişilerin, ve içinde bulunduğunuz ortamın size öğrettiklerinin sonucu olarak sizinle taşınarak ilerliyor ve yetişkinlikte de bunu uygulamaya devam ediyoruz. Yani, altı yaşındayken yaptıklarımıza aldığımız tepkileri otuz yaşında da almaktan korkabiliyoruz mesela veya gelecek tepkiye çok sert karşı tepkiler sunabiliyoruz geliştirdiğimiz savunma şekillerinden ötürü. ( Bunlar tamamen yanlış olabilir, genel kültür olarak ve biraz da kendi tecrübemden yazıyorum; psikoloji okuyorum diye inanmayın yani, anladığım bir konu değil ve transference da tam olarak bu anlama gelmiyor zaten, terapistle danışan ilişkisini açıklıyor, eğer yanlış bilmiyorsam.) Bu durum da sonuç olarak başlı başına ayrı bir problemi getiriyor: Karşınızda bir davranış var ve buna şimdilik aklıma geldiği kadarıyla üç ayrı induction uyguluyorsunuz ( en azından ben öyle yapıyorum ve hepimiz insan olduğumuz için ayrı bir induction ile sizin de aynı şeyi yaptığınızı varsayıyorum, bilinçli olmadan olsa bile):


1- Küçüklükten gelen konseptler, davranış haritaları var; bunlara bakıp başka insanların neden nasıl davrandığını varsayıyoruz.


2- Kendi davranışlarımızı biliyoruz ve buna karşı başka insanların benzer tepkiler verebileceğini varsayarak davranışlarının sebeplerinin bu olabileceğini varsayıyoruz. ( Ki bunun çalışmadığı korkunç bir örneği hiçbir şekilde aynı olduğumuzu düşünmediğim bir kişinin bana aynı/çok benzer olduğumuzu varsayışını ve bunun üzerinden bir sürü çıkarım yapışını izlerken fark etmiştim. İkimizden biri haksız olmalı: Ben kendime bakıp onun hakkında benden farklı olduğu çıkarımını yapıyorsam ve o bana bakıp aynı olduğumuz çıkarımını yapıyorsa, ikimiz de haklı olamayız ve bu durum bile kendi davranışlarımızdan, kendimizden çıkarım yapmanın sıkıntısını gösteriyor.)


3- Başkalarının davranışlarını onları gördüğümüz kadarıyla tanıyıp bazı örüntülere uydurup bunu devam ettireceklerini varsayıyoruz.


Ve bunların hepsinin korkunç hatalı olma ihtimali oluyor. Birinci maddedeki sıkıntılarla zaten Freud’dan beri falan psikoterapistler ilgileniyor - Freud’dan beri olmasa bile Young’dan beri

30 senedir falan ilgileniyorlar, bkz. Şema Terapi-. İkincisinin neden yanlış olabildiğini en azından bir örnekle gösterebiliyorum. Üçüncüsü de, en azından insan davranışının komple tutarlı olmamasından dolayı yanlış çıkabiliyor. Sonuç olarak, bu üç “inductive” deyip durduğum geçmişe bakıp gelecekten çıkarım yapmacalı olasılıksal sistemlerle ile tahminde bulunmak sorun olabiliyor. Genelde sorun oluyor mu? Hayır. Görüldü’de bırakılmam cidden bambaşka çevresel etmenlerden mi? Hayır, yazmak isteseydi yazardı. Benim için uzun denilebilecek bir denemeyi cidden görüldü’de bırakılmamı açıklamak ve bu konuda haksız çıktığımı kanıtlamak için mi yazmak istedim? Evet. Haksız mıyım? Muhtemelen hayır. Ve yazıyı He Is Just Not That Into You’nun soundtrack’inden bir şarkıyla bitirmek istiyorum, çünkü tüm konu yaklaşık olarak bu ve film gerçekten durumu iyi anlatıyor. Ayrıca, bu şarkıyı seçtim çünkü Wikipedia’daki soundtrack listesine baktım ve adı konuyla çok alakalı geldi, sonra sözlerine baktım ve sözlerinin geneli de alakalı geldi. Tamamen alakasız da olabilir tabi, bazen insanlar aynı sözcüklerle bambaşka şeylerden bahsediyorlar.




  • Yazarın fotoğrafı: cingiler
    cingiler
  • 21 Şub 2020

Güncelleme tarihi: 9 Nis 2020

Bir uçurumun kenarında muhabbete dalmışlardı.


-"Hayat öyküyü dışlar" diyordu Yalın Alpay


- Nasıl yani?


- Abi, şöyle yani adam diyor ki hayatta bir anlatı yok, bir olay zinciri, şunu yaparsan bu olur, bunu yaparsan bu olur... Bir structure, hiçbir şey yok, hayat hayattır sadece.


-Şey gibi ya, Kiekegaard'ın "Hayat ileriye doğru yaşanır ama geriye bakınca anlaşılır", "hikaye" özünde geçmişe baktıkça uydurulan bir şey diyorsun.


- Aynen.


- Katılmıyorum, düşünsene: Birisinin Wikipedia sayfasını açıyorsun ve her şey sırayla yazılmış: Bam! "Şurada doğdu", bam! "Burada büyüdü.", şunu yaptı bunu etti, çok belirgin bir anlatıya oturtulabiliyor aslında.


- Ama kendimizi kandırıyoruz, diyorum. Adamın hayatına bir arka plan sunup bir agent olarak yaptıklarını takip edip bir öyküye sığdırıyoruz. Çok fazla ayrıntı kayboluyor, çok yersiz bir dimensionality reduction yapılıyor, kaybolmuş verilerle dolu bir şey kalıyor geriye. Özünde mitolojiden bile farklı değil pek "Bakın böyle bir muhteşem bir insan vardı ve onun hikayesini örnek alın, ondan ibret alın!.." Bu kişi yaşarken sadece kendisiydi ve hayatını öylece yaşadı, muhtemelen "dönüm noktaları"nı falan fark etmedi, sonradan geriye baktıkça bir anlatıya oturdu kafasında.


- E Kierkegaard haklı o zaman? Hayat gerçekten geriye doğru bakınca anlam kazanan bir yer. - Eh belki, ama demek istediğim yaşarken bir anlatı varmış gibi yaşayamayız, bir şeyleri yapmak için Allah için tarafından görevlendirilmedik, bu başımıza şu an gelecek olayın bir önemi yok; biz sadece yaşıyoruz, attığımız bu adımlar belki de sonradan anlamlandırılabilir hale gelecek olsa da.


- Ama hala geriye dönük de olsa bir anlatının varlığına inanmak istemiyorsun.


- Evet.


- Şöyle düşün, muhtemeen özgür bir irademiz yok, yani daha doğrusu deterministik denilebilecek sistemleriz. Evet, kaos var, evet sinir hücreleri belki de kuantum etkilerden etkileniyor, ama "kendimiz üzerimizde kontrolümüz yok" diyelim. - Saçmalık.


- Dinle bi. Belli şartlarda doğup, belli şartlarda büyüyüp sonra sana verilen genlerle başına gelen olaylarla başa çıkarak yaşıyorsun. Olayları sen seçmedin, genleri sen seçmedin ve başa çıkışını "sen" mi seçtin belli değil. Evet, hayat kaotik; evet, yaşarken ne olacağımızı bilemeyiz, ileriye doğru giderken ve içinde bulunduğumuz anda bir anlatı yok, ama geriye dönük olan durumda da olmuş olandan başka olabilecek başka bir şey yoktu diyorum. - Pek, en azından anlatının ölümümüzden sonra oluşacağını kabul edip yaşayan kimsenin çok da dert etmesi gerekmeyen bir şey olduğunu söyleyip biraz yüreğime su serpebilir miyiz?


- Evet, tabi.


- Bir sorum daha var, eğer hür bir irade ile hareket edemiyorsak, yani davranışlarımız Evren'i kaç kere baştan oynatırsak oynatalım aynı olacaksa - veya olmayacaksa bile bizim kontrolümüzde değilse- , neden anlatıya ihtiyaç duyalım? Yani sanırım şeyi soruyorum, başka bir soyutlama seviyesi olarak insan meşgalelerinin kendisine dönük etkisini açıklamamız gerekmiyor mu? Yoksa hepsi kurulmuş bir saat deyip salmak mı lazım? Sonuç olarak seçimleri yapan kısım ile ( bir "kısım"dan söz etmek ne kadar mümkün bilmiyorum gerçi) hayatı tecrübe etmemizi sağlayan kısım aynı yer değilse ( veya tecrübe eden kısımdan seçimleri yapan kısıma doğru bir etki yoksa) sadece var olan seçimlerin sonucunu film gibi izliyoruz. Labirentteki fareler bayağı.


- Evet. Anlatı üretmeye devam ediyoruz, çünkü anlatı diye bir şey var; çünkü Evren bir şekilde başladı ve böyle gidiyor, biz de peynirimizin peşinden gidiyoruz. - Fakat, bu korkunç bir bakış açısı. Her şey belli yani o zaman.

- Tam olarak değil:

1- Bilmiyorsun. Başına ne geleceğini bilmiyorsun, ki "kararları alan sen" gerçekten "tecrübe eden sen" olabilirsin, olmasan bile kararları alanın ne yaptığını izleme şansın var ve hayatı tecrübe eden "sen"alınan kararların kendisi tarafından alındığı konusunda bayağı güçlü hislere ve bir inanca sahip. 2- Kimse bilmiyor ve bilemez, çünkü deterministik olsa bile, ki tam değil, Evren'e hatta Dünya'ya ne olacağını bilmiyoruz. Küçük farklar büyük değişimler getiriyor; yani bugün İstanbul'da doğal gaz ve elektrik kesilse ve 15 milyon insan çay içemediği için havanın nemlilik oranı değişti diye iki ay sonra İsveç'te bulutluluk artabilir ve intihar vakaları artabilir orada, kimse bilmiyor. Strateji oyunu gibi, bir kaşif gibi, ilerledikçe keşfediyoruz ve kontrol bizdeyse de değilse de bizdeymiş gibi hissediyoruz. Hayat geriye doğru anlaşılıyor olabilir - ki bu bile çılgın bir dimensionality reduction gerektiriyor-, ama biz geriye doğru yaşamıyoruz ve bu keşfi, dürüst olmak gerekirse, biraz heyecan verici buluyorum. - Üzücü yanı hala duruyor, ama yapacak bir şey de yok gibi.


- Evet, yapacak hiçbir şey yok.



Ayaklarının altındaki sonsuz boşluğu izlemeye devam ettiler.




© 2020 Oğulcan Cingiler

bottom of page